2012

Geçen sene bu saatlerde (31 Aralık 23:00) tüm aile oturmuş yemekteydik hakim evinde ve bende bir yandan sürekli telefonuma bakıyor, 1 yıldır kurabildiğim tek hayaldeki başrol ile mesajlaşıyordum. Yanımda da dünyada kalan insanlardan en saygı duyduğum insan oturuyordu. Fena bir gün değildi. Bir önceki gün bir hikaye yazmıştım. Vermiştim başrole, oynayacağını umarak. Hiç bir şey umduğum gibi gitmedi, önce o hayalim yıkıldı, yazdığım hikaye olmadı, sonra o saygı duyduğum adam öldü. Ama sene orada bitmedi her dibe vuruş gibi hiç denemediğim şeyler yaptım, kendimi bilmediğim bir yere attım ve bu bambaşka kapılar açtı. Bu sene tek öğrendiğim şey, sürekli harika olmamak, hissetmemek sorun değil. Hatta normal olan o. Belki çok önce anlamış olmam gereken bir şey. Şimdi 2012'nin sonunda 31 Aralık gecesinde evde oturdum bunu yazıyorum. 2012 iyi değildi. Zaten öyle olacağına da çok inanamıyordum, daha çok umuyordum. Olmadı. 2013'ten hiç bir beklentim yok artık. Ne başarı, ne mutluluk. Sağlık olsun yeter. Geri kalanları yapabilirim veya yapamam. Şart değil, dert değil.

Açlık Oyunları

Şimdi Hunger Games'i izledim de aklıma geldi kitabı neden okumuştum, filme gitmeyi neden o kadar çok istemiştim. Seri güzel, hoş, sevdiğim bir tarz. Ama şimdi izledim de içi boş kaldı. Serinin değilde böyle benim boğazımın oralarda bir yer. Ama çok güzel soundtrack'i var ilk dinlediğimde güzel, şimdi ütopik gelen.

Yine bir rüya

Uçaktayım, Ümit Burnuna gidiyorum. Yanımda da çok güzel bir kız var, havadan sudan konuşuyoruz, kız esmer, renkli gözlü ve baya güzel, bana hayatını anlatıyor, hiç bir akrabası yokmuş, kendi yaşıyormuş ve sürekli gezmeye çalışıyormuş, çok enterasan bir kızdı. Derken Afrika üzerindeyken aşağıda büyük bir deprem oluyor ve her nasılsa Uçağın acil iniş yapmasına sebep oluyor. Ama inişten sonra herkes ayrı bir tarafa savruluyor. Ben büyük bir boşluğun ortasında, bir demir yolunun hemen yanındayım. Bir tren geçse de merkezi bir yere gitsem diye bekliyorum. Derken bir tren geliyor çok yavaş hızda, bende çaktırmadan tırmanıyorum trene ve lokomotifin hemen arkasına geçiyorum. Geçmez olaydım. Meğerse çok yakındaki bir savaş alanına asker taşıyan bir trenmiş.Ve lokomotifte iki tane asker var. Savaş yapılan şehre girdiğimizde bir tanesi vagonları kontrol etmek için arkaya gitmeye karar veriyor.Ben demirlerden sarkarak saklanıyorum, asker geçince de arkasından yaklaşıp kafasına demir bir çubukla vuruyorum. O bayılıyor veya ölüyor bilmiyorum, Bende durum farkedilmeden şehrin içine girmiş ve zaten iyice yavaşlamış trenden atlayıp hemen arka sokaklara koşuyorum. Bir sürü ara sokak var. Hepsi birbirine benziyor. ben ara sokaklara girdikçe insanlar çoğalıyor. Sokakları geçe geçe kendimi çok geniş bir caddede buluyorum. cadde boyunca iki yanda da apartmanlar var ve giriş katlarının tamamı tek kişilik hapishane hücreleri. Kimisi boş kimisi dolu, dolu olanlarında kimisinde insanlar hayatta kimisinde değil. O arada sokağın diğer ucundan askerlerin geldiğini görüyorum.kapısı açık olan hücrelerden birinde ölü biri gözüme çarpıyor, kıyafeti gayet yerel, onu soyup onun kıyafetlerini giyiyor ve etrafta tek tük gezen yerlilerin arasına karışıyorum.(bu noktada hücrenin içine tamamen girmemeye çalışıyorum, tamamen girersem herşey bitecekmiş gibi düşünüyorum, bu ne anlamda bilmiyorum) Sokak boyunca kafamı hiç kaldırmadan yürüyorum. daha normal görünümlü bir sokağa geliyorum burası artık daha kalabalık, bir meydan gibi bir noktada toplanıyor insanlar. Derken arkamdan birinin bana yaklaştığını farkediyorum. Dönüp baktığımda siyah kırmızı ve pembe renklerden peçeli bir kadın var, yaklaşınca farkediyorum ki, uçaktaki kız. Sarılıyoruz, baya şaşkın o da. İkimizde ne yapacağımızı bilmezken tanıdık biri görmek çok güzel bir duygu ve aitlik hissi. O da bu şehre yürüyerek gelmiş. Neyse biz etrafta Türkiye'den gelen başka kimse var mı diye bakınıyoruz ama dikkat çekmemeye çalışırken bu çok zor. O sırada Türkçe bir ses duyuyorum. "Elçilik bu tarafa görevliler gönderecekmmiş, hayatta kalanları aldırmak için" Haber sevindirici ama nereye gönderecek nasıl toplanacağız bunlar havada kalmış. Biz onları düşünürken, meydanın girişinden bir kamyonet geliyor asker dolu, ve kamyonet kasasının en önünde duran adamı tanıyorum: Trendeki diğer adam. (bu noktadan sonra tüm konuşmalar türkçeye dönmüştü) Asker, bir arkadaşının öldürüldüğünü ve sorumlunun düşen uçaktan kurtulanlardan biri olduğu ve şu an o kişinin burada olduğuna inandıklarını söylüyor. ve orada bulunan herkesi inceleyeceklerini söylüyorlar. Ben kıza, gitmem gerektiğini eğer benle yakalanırsa onu da öldüreceklerini söylüyorum. O da bana "beni tek yabancı olarak bulsalar beni naparlar sanıyorsunki ben de geliyorum" diyor. Ve meydandan kaçmaya karar veriyoruz. Rüyanın burdan sonrası biraz acaip, tam bu noktaya arka arkaya 3 kere olaylar başa sarıyor. ve her birinde farklı davranıyorum. Birinde merkezden kaçıp elçiliğe ulaşıyoruz ve kurtuluyoruz... Birinde elçiliğe gittiğimizde orasıda işgal edilmiş ve oradaki askerlerden biri yanımızdaki tüm eşyaları alıp bizi şehre geri gönderiyor... Birinde de meydandan kaçarken yakalanıp vuruluyoruz. Özetle son zamanlarda gördüğüm en iyi rüyaydı, Uyanıpta Ankara'da kendi yatağımda olduğumu anladığımda bildiğin üzüldüm :D

Öyle olmasaydı

Bir insanı kırdım bugün, 2 buçuk haftadır tanıdığım, ve kırmayı hiç istemediğim bir insanı. Ama kendimi suçlu hissetmiyorum, ne bir yalan, ne de bir kötü niyetli hareketim oldu. Sadece durumun gidişatı o insanı kırdı. Üzgünüm ama yapabileceğim başka bir şey yok.

Bahar gelmiş

Şenlikler başlamış, insanlar gitmiş eğlenmiş falan. 1-2 sene önce olsa şenliklerden haftalar önce planlar yapar hepsine giderdim. Hayır yaşlanmadım da öyle de hissetmiyorum. Ama eksiğim.

Mesela

Bazı olmayacak şeyleri kabullendim ama bu onları artık istemediğim veya daha az istediğim anlamına gelmiyor. Örneğin kendi başıma uçamayacağımı da yıllar önce kabullenmiştim ama hala istiyorum

Soktuğumun alerjisi

Bahar ayı sebebiyle o kadar çok burnum akıyor ki, artık en büyük korkum hapşırık krizleri veya burnumun çok akmasına bağlı, salya sümüğe bulanmış bebeler gibi görünmek değil; dehidrasyon. Yani içtiğim her şey bir şekilde solunum sistemime gidiyor ki o kadar çok şey çıkabilsin di mi? Var mıdır acaba tarihte burun akıntısına bağlı aşırı su kaybından yaşamını yitiren biri?

Yine bir acayip rüya

Rüyamda insanları önce vampire, 2 gün sonrasında bir vampir assassin'e dönüştüren; 3 gün sonra da öldüren bir virüs vardı. Vampir assassinler tamamen kontrollerini kaybemiş vahşi vampirler gibiydiler ve ulaşabildikleri her insanı öldürmeye çalışıyorlardı ama zaten 4. güne gelemeden ölüyorlar ve sarı-kahverengi böceklere dönüşüyorlardı. Terkedilmiş bir evde yaşayan bir grup araştırmacı da bu virüsün bulaştığı insanları kaçırıyordu diğer insanların böyle bir şey den haberi olmasın diye. Bende güneşin yeşil olduğu(niye öyle bir şey oluyorsa) günlerde çok dışarıda kaldığım için hastalığa yakalanıyordum. Bu adamlar beni yakalayıp kaçırıyorlardı ve bir şey enjekte ediyorlardı. Bu sayede virüsün yayılımı yavaşlıyordu ve benden belediyeye ait bir takım bilgileri çalmamı ve bu bilgiler sayesinde bu virüsün durdurulabileceği anlatılıyordu. Çalacağım belgeler bir harici diskteymiş. Ben belediye binasına girip buluyordum onu. Ama biri önceden ona ateş etmişti parçalanmış haldeydi. Parçaları alıp çıktım belediye binasından... Rüyayla ilgili hatırladığım ek detaylar; Dışarıdaki tüm elektrik ve ışık direklerinde kafesler vardı ve içlerinde değişik değişik kuşlar vardı. Hiç serbest uçan kuş yoktu. Ayrıca tüm binalar müstakil ev gibiydi. Sonra uyandım. Yorum bile yapamayacağım. Bu ne lan!?

Açlık Oyunları

Açlık Oyunları güzel bir seri idi. 2 haftada okumuştum 3 kitabı da.
Ama filmine gidemedim.
Gidecek insanlar vardı tabi, vakitte vardı, kaldı ki hala var vakit.
Ama gidemem.
Kitabı öğrenmem, okumam, ilgi duymam falan benim edebiyata olan ilgimden değildi.
Belirli bir insana olan ilgimden idi.
Kitabı okurken Katniss'i hep öyle hayal ettim.
Kendimi de oradaki fırıncı çocuk gibi görüyordum.

Onun şansını yaşamak istedim.
Onun gibi ölümle yüzyüze gelsem de, zorluklar çeksem de, hayal edebileceğim en güzel şeyleri bir şekilde yaşayabileceğimi düşünüyordum.
Ama ben ne fırıncı çocuk kadar ölümle yüzyüze geldim, ne o kadar zorluk çektim.
Keşke o kadar zorluk çekseydim de sonu onunki gibi olsaydı.
Keşke şimdi odamda güven içinde oturacağıma ölümüne savaşacak bir sebebim olsaydıda, hikayemin sonu onunki gibi olsaydı.

Ama kendime ne kadar savaş yaratsam da, hayatta kalsam da sonum öyle olmayacak.
Ancak kendim bileceğim "Gerçek mi; Değil mi?" sorusunun cevabının "gerçek" olmasının anlamını, acısını.

Nisan gelmiş haberim yok

Foto eğitim videoları yapmaya başladım,
Daha sonra dallanıp budaklanacaklar. Foto temelli olmaktan çıkıp baya bir geniş kitleye hitap edecekler.
Buradan da paylaşacaktım videoları ama üşeniyorum. Zaten yakından takip eden biliyordur, yada zaten kimse de durup dururken merak etmez sanıyorum.

Hem yutupta hem tivitırda hem feysbukta bir çok kişi takip etmeye başladı ilk bölümün ardından.
Ama henüz asıl amacına ulaşmadı videolar.

Hala tamamen bir şeye konsantre olabilir durumda değilim. Hala yatınca 45 gün öncesinin kabuslarını görüyorum. Ya da daha kötüsü 45 gün önceki şeyler olmamış, her şey ütopik bir ortamdaymış gibi rüyalar görüp, sonra uyandığımda kabus yaşar gibi oluyorum.

Alarm

Sabah ttnetten arayıp kampanyalarından bahsetmek için beni uyandıran müşteri servisi!
İsmine feysbuktan baktım, orda kek gibi cep numaranı da paylaşmışsın,
Bende seni gece arayıp uyandırmazsam!

343


343 gün önce burada oturuyordum. Yalnız değildim, gülümsüyordum, heyecanlıydım.
Bugün de oturdum. Yalnız, sıkkın.

Civil Wars

Civil Wars Türkiye'ye konsere geliyormuş,
1 ay önce ne kadar sevinir, o konsere gitmek ile alakalı ne hayaller kurardım.
Belki çok uzun bir ikna etme süreci yaşardım, belki bir sürpriz gibi yapardım; Ama ikinci kez günleri karıştırmazdım.

Şimdi değil Ankara'ya; Dikmene kapımın önüne gelseler izlemeye gidemem. Niye gideyim ki ne yapayım bir başıma.
Konserler kendi içeriğiyle gruplarla değil, oraya gittiğin insanlarla anlamlı ve çekilir olurlar bana göre.
Civil Wars'un şarkılarını seviyorsam ne olacak ki, gece yatağıma yatıp, mp3 ümden dinlerken hayal kurmak, gerçekte istediğime en yakını.

Bir Derece

Şubat geçti.
Güzel hayaller kurarken başladım Şubata ve bir seri yapmaya karar verdim
Ama şubatın benim için planları farklıymış.
İlk öce en güzel, en mutlu hayallerimi baltaladı, sonra tanıdığım en bilge insanı aldı.
Dedemin kaybını normal karşılıyorum. 87 yaşında, hasta, 20 gündür yoğun bakımda olan biri. Ne bir keşkesi kaldı ne tamamlaması gereken bir işi. Hayatını yaşadı ve tamamladı. O konuda tek üzüntüm onu bir daha göremeyecek, konuşamayacak olmam. Ölümle bir derdim yok, 12 yıl önce ben onu öğrendim zaten.
Beni daha çok zorlayan diğer şey. Devam eden hayatın sorunları, geleceğe dair hayallerin tıkanması. Asıl dram budur bence düşününce.
Çoğu insan son zamanlardaki depresifliğimi dedemi kaybetmeme bağlıyor. Elbet onunda yarası ayrı ama asıl kanayan hasta eden değil o.
Zor bir başlangıç ve zor bir yol çıkmaza girdi. Ama ne yoldan dönesim var ne de başka bir adres sorasım.
Artık ilk bahar.
Ama daha çok donuyor, daha çok üşüyorum.
Canımı acıtsa da hayal kurmak bir derece ısıtıyor.

Özet

Seri bitti, bu da özeti.



Bundan sonra da bakarım diyen olursa:
feysbuk
tivitır
deviant
500px
Eğer evreni yöneten, hepimizin kaderini yazan biri veya bir şey varsa ismi ister tanrı olsun ister allah olsun ister ebesinin şeyi olsun;
Bugün zaten benim için hayatımda ki en zor günlerden biri olacakken bana halen ufak oyunlarla mesajlar göndermesi, ironi yapması büyük ibnelikti.

hbıbısbzoısaoı

Heyecanlı olduğum zamanlarda konuşmama dikkat etmeliyim, o kadar hızlı ve kötü bir hal alabiliyor ki karşımdakini geçtim kendim bile anlamıyorum ne dediğimi.
İnsan kendi dediğini anlamaz mı ya !?
Hele ki o kadar anlaşılır ve düzgün olmaya çalışırken benim bu kendime yaptığımı kediler sahiplerine yapmaz.

Evet burada kedileri "kötü niyetli, pis bir şey" olarak betimliyorum. Bıktım la kedi fotosu görmekten. Her tarafta yok kedi günü yok kedi bilmemnesi, Dünya üzerinde nutella ile birlikte en abartılan şeydir kedi! Ve ikisininde aslında bir numarası yoktur!

Bu da böyle bilisin...

Konu nereden nereye geldi.
Ahh.. Vurmayın lan!

bugün

Kötü bir gündü.
Yoldayken boşuna yola çıktığımı öğrenmek önemli değil,
Bugün için hazırladığım şeyin hiç bir değerinin kalmaması da bence önemli değil.
Sadece umduğun şeyi görmemek, yaşadığın hayal kırıklığı, yaşama sevincinin de kendine inancının da içine ediyor.

BENCE

11 Şubat fotoğrafımı beğenenleri bir inceledim, 3-4 tanesi ben o fotoyu eleştirdiğim, kötü olduğunu düşündüğümü belirttiğim için destek olmak amacıyla beğenmiş, diğerleri fotoğraftan anlamayan ucuz estetik yargılarıyla baktıkları için.
Bu yorum çok ukala bir açıklama olarak algılanabilir, ama bende beğenmediğimi ve serime saygı duyduğum için paylaştığımı belirttiğime, kusurlu işlerin bu serinin doğasına gerçekçilik kattığını düşündüğümü belirttiğime ve fotoğraf ve seri de bana ait olduğuna göre, bu konuda istediğim gibi konuşabilirim. :D

Seri

İlk başta planladığımdan farklı bir şeye dönüşüyor.
İlk başta her günkü halime özel diye düşünmüştüm ama durdukça aklıma bir sürü fikir geliyor bir şekilde onları günlere uyarlamaya çalışacağım.

Şub

Şubat serisi fotolarımda 1 haftayı geride bıraktım.
Şimdiye kadar fena değil. Amacım; her günün sonunda o günkü ruh halim ve yaptıklarımdan yola çıkarak oluşturacağım bir temada self portremi çekmek; Ve tek kısıtlayıcı olarak bunu kendi odamın sınırları içerisinde yapmak.ve önceden ilerleyen günlerde ne yapacağımı düşünmemek.

Şu ana kadar gelen tepkiler de olumlu. Bir çok kişinin seriyi takip ettiğini ve nasıl ilerleyip sonlanacağını merak ettiğini duymak güzel.
Ama 4 yılda bir 29 çeken Şubat ayında olduğumuzdan serinin sonuyla ilgili yüksek beklentiler var konuştuğum bir kaç kişide.
Bakalım nasıl ilerleyip sonlanacak.

Foton Teletabisi

Tv'de ki bir programda "foton telepatisi" diye bir kavram geçti, neymiş lan diye gugıldan bakayım dedim, yazdım aradım.
teletabi resimleri çıktı.
Uykum geldi.

Sınav gibi

Eğer iki kişi arasındaki konuşma sadece birinin soru sorduğunda diğerinin konuşması şeklindeyse, o duruma diyalog denmez sanıyorum.
O ne öyle sözlü sınav mı yapıyoruz?

Şubat

Bu ayın her günü farklı temalarda self portreler çekeceğim.
1 şubat fotosu;



Buradan da yayınlamaya çalışacağım ama isterseniz,

feysbuk
tivitır
deviant
500px

Adreslerimden de takip edebilirsiniz.

Eşki

Yahu biri bana eksisözlükte torpil mi geçti, var mı öyle bir sistem?

1.5-2 ay önce başvurmuştum, 10 tane deneme entry si yazmıştım, 29 bin bilmem kaçıncı sıradasınız diyordu.
Dün mail geldi ; "yazarlığınız bir şekilde kabul edildi" diye.

Sevindim ama tuhaf yani bu adamlar 29 bin kişiyle birlikte mi kabul ettiler beni, yoksa tek tek okuyup mu inceliyorlar !?

Blog candır

O değil de buraya yazmayı özlemişim, karışan eden yok ne güzel :D
tivitırda bu kadar rahat olunmuyor.

Kısa kilim

2 dandik kar videosu ile kamuoyu yoklaması yaptım. Bu işlerden çok da anlamayan insanların dikkatini nelerin çektiğini, nelerden hoşlandıklarını anlamaya çalıştım.
Şimdi uzun süredir yavaştan şekillenen kısa film fikrimi çok kısa süre içerisinde uygulamaya geçireceğim. Amacım sanatsal bir şey yapmak değil, olabildiğince dikkat çekmek olacak.

All the pigeons

3 gündür apartmanın girişindeki marketin tentesine küçük ekmek parçaları atıyorum geceden, ki sabah kuşlar yesin diye, Aslında bunu yapmamdaki amaç, kuşlara faydalı olmaktan çok markettekileri gıcık etmekti :D Ve bugün başarıya ulaştığımı gördüm :D

Sabah konuşuyorlardı girişe hep kuşların pislediğinden :D

Pisleyin güvercinlerrr.. Siz pisledikçe ben size ekmek vereceğim, ben size ekmek verdikçe siz pisleyeceksiniz! Böyle gül gibi geçinip gideceğiz!

Gerçi bloğumu takip eden güvercin olduğunu sanmıyorum ama yinede buradan onlara seslenmek istedim.

Nereden baksan yarım yıl

Tam 6 ay önce bugün, güzel bir gündü.
Saat 3'ten, akşam 9'a kadar göz açıp kapayıncaya geçmişti.
Çok istediğim bir şeyi çok kötü dile getirsem de, dile getirebilmiştim.
Ama o zamandan bu zamana çok bir şey değişmemiş olması, düşününce insanın içini biraz burkuyor.